Affedici olmalı…

Kendisini içkiden kurtaramayan bir müslüman, hizmetçisine dört dirhem verir. İçki almasını söyler.

Hizmetçi giderken Mansur bin Ammar* *isimli bir zatın, bir fakire yardım topladığını görür.

Mansur, (Bu fakire 4 dirhem verene 4 dua ederim) der.

Hizmetçi, fakire 4 dirhemi verir.

Mansur der ki: – Hangi duayı etmemi istersin?

- Hizmetçilikten kurtulmak istiyorum.

- İkinci isteğini söyle!

- Fakire verdiğim dört dirhem benim değildi. Benden bunu isterler. Dört dirhem isterim.

- Üçüncü isteğin nedir?

- Efendimin tevbe edip içkiyi bırakmasını istiyorum.

- Dördüncü arzun nedir?

- Allahü teâlânın beni, efendimi, seni, kavmimizi affetmesini istiyorum.

Mansur bin Ammar,* *hepsi için gerekli duayı yapar.

Hizmetçi evine gidince, efendisi, geç kalmasının sebebini sorar.

Hizmetçi durumu anlatır.

Efendisi sorar: – Sen neler istedin?

 - Hizmetçilikten, kölelikten kurtulmayı istedim.

- Peki seni azat ettim. Başka ne istedin?

- Dört dirhem istedim.

- Al şu dört dirhemi.

Başka ne istedin?

- Tevbe edip içkiyi bırakmanı istedim.

- Tevbe ettim. Başka ne istedin?

- Allahü teâlânın hepimizi affetmesini istedim.

Efendisi duraklar, (İşte bu benim elimde değildir) der.

O gece rüyasında, (Sen elinde olanı yaptın da, biz elimizde olanı yapmaz mıyız?

Seni de, hizmetçini de, Mansuru da ve orada bulunan hepinizi affettik) denir.

Her müslüman da elinde olanı esirgememeli, daima affedici olmalıdır.

Hoşca Bak Kendine

Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun. Yıkıksın, kırık döküksün ama tılsımlı bir definesin sen.
Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın, bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun daha ilerisin sen.
Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin, Tanrı’nın sırrısın, Meryem’in oğlu İsa gibisin sen.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Mertebeni adlarla sanma; adların sahibindedir. Dönüp varacağın yer her şeyi yaratandır, eşyaya gideceğini zannetme.
Gördüğün gerçekleri rüya sanma, sen başka bir varlıksın; kendini her sûreti kabul eden Heyulanın büründüğü sûret zannetme.
Keşifle gerçekliği meydana çıkan manayı dava sanma, hakkında söylenen vasıfları gözüne girmek için söylenmiş sözler zannetme.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen; varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sırrını inleyip de sakın ağyara açma; bilmezlikle inkâr çukuruna düşmekten sakın.
Ahların, sakın, sevgilinin kâkülüne değmesin, sonra Mansur gibi dâra çıkarsın.
Sakın yaradan incinip de sevgiliye aczini bildirmeye kalkışma; a çaresiz kişi bulduğun kadri yüce incileri sakın.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sevgi sırlarının mahzeni, o sırlar hazinelerinin konduğu yer sendedir, sende. Erlik, yiğitlik nurlarının madeni sendedir, sende.
Gizli gizli daha nice ruh halleri var sende. Tanıyıp anlayış sende, hüner sende hakikât sende.
Baksan görürsün ki yer de, gök de, cehennem de, cennet de sende, kürsî de sende, melek de elbet sendedir sende.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Yazıktır, padişahken alemde yoksul olmayasın, ümit ve yalvarışla bozbulanık bir hale gelmeyesin.
Yeis vadisine düşüp bir hiç olarak yok olmayasın, yolunu yitirip bela sahrasının yolunu tutmasayasın.
Âdeme yapış ki gerçekten ayrılmayasın, secdeler etki Tanrı reddetmesin seni.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Tanrı’dan gayri bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bütün şimşekler gibi geç git. Üstüne takılan, konan çerçöpe aşk ateşini siper et (onları yak yandır).
Gönül bağlanacak şeylerin eserleri, sakın, eteğini tutmasın. Şems gibi, Mevlana’yı isteyerek yola koyul, yol almaya bak.
Aynanı(gönlünü) arıt, bütün sûretler ona vursun, görünsün. Galip, hele bir duygularını derle, topla da bak.
Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.

Şeyh Galip

Fırsat Bilmeli…

Zülkarneyn Aleyhisselâm, ordusuyla bir gece yarısı geniş ve taşlıklı bir vadiden geçiyormuş.

Birden ordusuna emretmiş: “Ayağınıza takılan şeyleri alınız.”

Günlerdir yaya olarak dağları taşları tepe tepe yorgun ve bitkin düşen ordu için, bu emir çok da hoş gelmemiş. Mırıldanmışlar, dudak bükmüşler. Ordu üçe bölünmüş.

Bir kısmı: “Aman sen de. Zaten yorgunuz. Bir de ayağımıza takılan şeyleri mi taşıyacağız. Bunu yapamayız” demiş ve emri dinlememiş.

Bir kısmı: “Yorgunuz ama komutan emretti. Bütün bütün emri dinlemezsek olmaz. Ayağımıza takılan her şeyi de alamayız. Bari bir kısmını alalım” demiş ve emri kısmen dinlemiş.

Bir kısmı da: “Yorgunuz ama komutanımızın emri var. Emri her şartta dinlemeliyiz” demişler ve ayaklarına takılan her şeyi toplamaya başlamışlar.

Sabah olunca bir de ne görsünler; gece geçtikleri vadi bir altın vadisi değil miymiş? O ayaklarına takılan şeyler de altın külçeleri.

Yorgunluğa rağmen emri dinleyenler alabildiğine kârlı çıkmışlar. Emri dinlemeyenler ise ah vah etmişler. Ama artık iş işten geçmiş.

Evet: Genç de olsak, yaşlı da olsak; bizi bekleyen ve hızla kendisine doğru koştuğumuz ebedî gençliğe bakarak söylüyorum:

Hepimiz genç hükmündeyiz!

Ve bu aylarda yaptıklarımız diğer aylarda yaptıklarımıza oranla daha yüksek feyizlerle hepimizin ebedî gençliğine ziynet olacak nitelikte.

Yorgunuz belki.

Bu sıcaklarda…

Bu iş güç mevsiminde…

Ama gelin, elimize, ayağımıza, gözümüze, gönlümüze takılan şeyleri toplayarak gidelim.

Gelin bu aylarda hayırlarımızı arttırarak, salih amellerimizi arttırarak, iyiliklerimizi arttırarak, ibadetlerimizi arttırarak daha fazla ahiret ziynetini başımıza taç yapalım, boynumuza gerdanlık yapalım.

 Temennimiz ve duâmız,

bu yeni gençlik aylarının hepimize,

bütün âlem-i İslâm’a hayırlar getirmesi.

Dua Edin!…

FİLİSTİN’E DUA

Değerli Ziyaretçilerim,

Günlerdir içimiz kan ağlıyor. İsrail’in Gazze’ye füze saldırılarıyla başlayan ve halen kara harekatıyla devam eden operasyonla şimdiden yüzlerce Filistinli kardeşlerimizin vahşice katletmesi hıçkırıklarımızı boğazımızda düğümlüyor. Sizlerden çok önemli talebimiz var. Ağlamak ve üzülmek dışında bir şeyler yapmak istiyorsanız eğer;

* Uygun gördüğünüz yardım kuruluşlarına kardeşlerimiz için bağış yapın.

* İsrail’e desteğini açıkça ilan eden şirketler ürünlerini almayarak onları boykot edin.

* En önemlisi Cenab-ı Hakka DUA EDİN!

“Bir dertli kul idim derman arayan…”

“Bir dertli kul idim derman arayan…” diye söze başladı Beyazid-i Bestami: “Kalbime bir süvari gibi indim. Bütün ellerimle Hakk’ın kapısını çaldım., belâ eliyle çalmadıkça kapı açılmadı. Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi. Bütün ayaklarla O’na giden yolda yürüdüm. Yokluk ayağıyla yürüyemedikçe dergâhına varamadım…

Denildi ki, “Ey Bayezid! Nefsinden boş ol. Hiç ol da gel.” Yıllarca gayret ettim. Ve bir gün sükût edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş…

Şimdi sen başlangıç istiyorsan kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık!”

Kalp Süvarileri kitabından

Bugün Günlerden Ne?…

“Bugün günlerden ne?” gibi sıradan bir soruya, genç bir kalemin, yola yeni çıkmış bir fikir işçisinin dilinden cevaplamak ne kadar şık olurdu: “Gelmeyen günden önce[si] ve giden günden sonra[sı].” Yeni -ve galiba ilk-kitabıyla Sıkı Tut Ruhunu (Karakalem Yayınları) diye seslenen Rabia Nazik Kaya, gitmiş ‘dün’ ile gelmemiş ‘yarın’ arasında sıkıştırdığımız, geçiştirdiğimiz, ıskaladığımız gerçek zamana, ömrümüzün biricik gününe, ‘bugün’e çağırıyor bizi.
Ömrümüzün hepsini ‘bugün’de harcıyoruz. İçinde yaşadığımız, nefes aldığımız, yürüdüğümüz, uyuduğumuz, uyandığımız başkaca bir gün yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Bana gelince -gelirse- ‘bugün’ diyeceğim ‘yarın’lar bekliyor beni. Benden gittiğinde ‘dün’ diye hatırlayacağım ‘bugün’leri yaşıyorum şimdi. Takvim yapraklarından rakam kovalamaya gerek yok o halde! Bugün, günlerden ‘bugün’. Dünden sonrası, yarından öncesi.

Sadece ‘bugün’ ve sadece ‘şimdi’lik yaşıyorum. Dünya ‘bugün’den ibaret. ‘Dün’ün ölmüşüyüm, ‘yarın’ın doğmamışıyım. ‘Dün’lerin hepsi bana tanıklık edecekleri yakın ‘yarın’ı, yani ‘Hesap Günü’nü bekliyor. ‘Yarın’lar ‘bugün’ oldukça, hesabını vereceğim ‘dün’ler çoğalıyor. Arkasını dönüp giden ‘dün’lerin hepsi, yakında gelecek geleceğimin, yani nihaî ‘yarın’ımın hesabını yüklüyor omzuma.

Böyle olunca Hazreti Ali Efendimiz’in ‘bugün’ ve ‘yarın’ hesabının altına daha bir inanarak imza atıyor insan: ‘Ey benim gibi nefis taşıyan dostlarım! Dikkat edin! Dünya arkasını dönmüş gidiyor. Ahiret yüzünü çevirmiş bize doğru geliyor. İkisinin de taliplileri var. Siz ahirete talip olun. Bir çocuk gibi dünyanın kucağına oturmayın. Unutmayın, bugün amel var, hesap yok. Yarın da hesap var, amel yok.’

‘Yarın’ geldiğinde ‘dün’ eylediğim her ‘bugün’üm artık ahirete aittir, hatta ‘ahiret’tir. Çünkü benim ömrüm, tüm ‘bugün’lerimi ‘dün’ ettiğimde biter. Öyleyse ‘dün’ ettiğim ‘bugün’ler kadar ayağım çukurda, yani ahirete aitim. Ölüm, ‘bugün’lerin hepsinin ‘dün’leşip soluklaştığı; ‘yarın’ların hepsinin ‘bugün’ün akşamında yığılıp düştüğü andır. Soldurduğum dünler kadar ölüyüm; eskittiğim dünler sayısınca ölüme yakınım; geride bıraktığım ‘bugün’ler hesabınca ‘yarın’larımı eksiltiyorum.

‘Dün’ eylediğim her ‘bugün’ artık paketlenmiştir, defteri dürülmüştür. Dün, artık değiştirilebilir değildir. ‘Dün’ün içinde bir şey eyleyemem. ‘Dün’üm eksiği ve kusuruyla Hesap Defteri’ne kayıtlıdır. Rabb’im mağfiret etmezse, ‘dün’e ekleyeceğim bir şey yok. Rabb’im merhamet etmezse, ‘dün’den bir şey eksiltemem. ‘Dün’ için hesap vereceğim; ama ‘dün’e ‘bugün’den kıl kadar bile bir amel katamam, zerrece sevap ekleyemem. Henüz ‘bugün’ olan ‘bugün’ ise amel katabileceğim tek günüm; onu ‘dün’ edinceye kadar hesap sorulmayacak bana.

Öyleyse.

‘Bugün’ümü ‘dün’ olduğunda bir şey ekleme ya da eksiltme ihtiyacı duymayacak kadar özenli yaşamalıyım. Ameli olan-hesabı olmayan ‘bugün’ümü, ameli olmayan-hesabı olan ‘dün’ün hakkını vermek üzere doldurmalıyım.

Bir de ‘Hiç ölmeyecekmişsin gibi dünyaya, yarın ölecekmişsin gibi ahirete çalış’ sözü üzerinden de bir hesap yapayım. Bugün hiç ölmeyeceğim, yarın olduğunda ise ‘bugün’ü ‘dün’ etmiş olarak, ölmüş olacağım. ‘Dün’de sadece hatıram kalacak; tıpkı bir ölmüş gibi. Yarın olduğunda, bugünkü ‘bugün’ de benim için ölmüş olacak, ‘dün’ olacak, bana ne güneşi değecek dünün, ne sıcağı dokunacak. Ne bir şey ekleyebileceğim ‘dün’üme, ne parmağımı kıl kadar kıpırdatacağım. ‘Dün’ bana ne bir güneş getirecek ne de bir akşam sunabilecek. Oysa, ‘bugün’ün hiç ölmeyeceğiyim. ‘Bugün’ün içinde hiç ölmeyecek gibi ebedî meyveler devşirebilirsem, ‘yarın’ geldiğinde ‘dün’ün huzurlu ölmüşü olabilirim, ‘dün’ün ölümünü huzurla karşılayabilirim.

Öyleyse, ‘bugün’ün dünyasından hiç ölmemek üzere yaşayacağım ebediyet meyveleri devşirmeliyim. Öyleyse, ‘bugün’ümü, ölüsü olacağım ‘dün’lerin hesabını ahirette verecek şekilde diri ve dik tutmalıyım. ‘Bugün’ün içinde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayacağım ebediyet sırrının saklı olduğunu bilmeliyim. ‘Yarın’ın eşiğinde ise ‘bugün’ümün ‘dün’leşip öleceğini fark edecek bir fanilik hükmünün yazılı olduğunu fark etmeliyim.

Gitmiş ‘dün’ler hesaptır. Gelmemiş ‘yarın’lar ise fırsat. Ömür dediğin gitmiş dünden sonrası, gelmemiş yarından öncesi ise, hep bir hesabın sonrasında ve hep bir fırsatın öncesinde yaşıyorum. Fırsatları hesaba yazdırmak için ise elimde sadece ‘bugün’ var. ‘Bugün’ iken hiç hesaba çekilmeksizin amel edecek kadar ‘ölmeyecekmiş gibi’ dipdiri yaşadığım, yarın gelip ‘dün’ olduğunda ise amel eyleyemeksizin hesaba çekilecek kadar ‘ölmüş gibi’ çaresiz ve kıpırtısız kaldığım o kritik zamanı yaşıyorum şimdi.

Başka zaman var mı ki?

Senai Demirci

oruç diye/bildiğim…

Bir iğne oruç.. Beni bana dikiyor, yeniden doku(nu)yorum insan olan yanımı. Dudağımı dudağıma teğelliyor; yalan ve boş sözü değdirmiyor nefesime. Bencilliğimin yakalarından tutup cömertliğin düğmelerine ilikliyor beni; yeniden b/akıtıyor hiçliğime, hiçlikten geldiğim gerçeğine…

Bir mühür oruç. Mekanın üzerine kutlu bir vaktin hükmünü basıyor, her köşeyi kutsuyor, her şehri Kâbe’nin eteğine taşı(rı)yor. Mevsimlerden de geçse, ömrün farklı yıllarına uğrasa, bizi bir sofranın başında çocuk ediyor, kalplerimizi çocuk sevinçlerine kilitliyor. Kalbimizi meleklerin bile göremediği, şeytanın bile bozamadığı o görünmez, o gösterilmez, yalnızca O’na görünür sadrın içine koyuyor, sahtelikten çıkarıp yeniden piyasaya sürüyor. Eşyanın sıradanlığını çekip alıyor elimizin altından, yine ama yeni, eski ama taze lezzetlerle damgalıyor.

Bir yokuş oruç. Şükrün ırmağını akıtıyor çölleşmiş tenimizin vadilerinden. Sabrın yokuşlarında susatıp yeniden suya kandırıyor nankörlüğümüzü yeniden.

Bir yoldur oruç. Çıkar/çıkmaz sokakların hepsini Mekke’ye çıkarıyor. Şehrin kirlerini bir suskunluk avazında temizliyor. Yetim bıraktığımız umudumuzu, sokağa terk ettiğimiz merhametimizi yeniden eve alıyor. Yola koyuyor içimizin şefkat kervanlarını. Kuraklaşmış, çoraklaşmış dünyanın göbeğinde, iftar saatlerinde serinlediğimiz, iftarı bekleyerek sevindiğimiz, bölüşerek sevindirdiğimiz bir vahaya uğratıyor nefislerimizi.

Bir elbisedir oruç. Bizi ilk defa niyetimizle giyindiriyor. Güvendiğimiz eylemlerimizi bir kenara bıraktırıp, eylemsizliğin, hiçbir şey edememenin loş köşelerine çekiyor. Sıcak teması kaybettiğimiz vicdanımızın eşiğine yeniden çağırıyor bizi. Bir ihramı giyer gibi, O’nu görürcesine yaşadığımız ihsan kumaşını atıyoruz omuzlarımıza. Kıyıda köşede, kimsenin görmediği yerlerde, gözlerden uzakta da olsa, yalnız ve yalnız O’na teveccüh etmenin, yalnız ve yalnız O’ndan iltifat beklemenin estetiğine bürünüyoruz.

Bir kapı oruç. Bize açılan. Sonsuz bir kabullenişin odasına doğru eşsiz bir aşinalıkla ayaklarımızı buyur eden ahşap bir kapı. Anamızın ekşi ayranını özlercesine, babamızın şefkatli bakışını beklercesine, bir susamlı pidenin kokusunda erircesine, bir kutlu emre seve seve itaat edercesine masumiyetimizin evine yeniden ayak bastığımız bir kapı. Bizden açılan bir kapı. Cimriliğimizi sürpriz bir merhametle dikiş yerlerinden yırtarak, biriktirdiklerimizi elimizin altında faydasız kılarak kalbimizi başkalarına doğru aralayan..

Bir yağmur oruç. Sokaklara gökyüzü insin diye. Çocukluklarını yetim bırakmış büyüklerin de alnına çocukça sevinçler dokunsun diye. Dağlarca büyümüş, kayalarca katılaşmış kalplerin arasından yeniden sular sızsın diye… İçimizde öldürdüğümüz acımalar, küllendirdiğimiz merhametler bir damlanın dokunuşuyla filizlensin, göğe ağaç ağaç ağsın diye. Yetim başını okşayan meyvelerle, komşuyu da hatırlayan çiçeklerle, eksildiğimizi/eskidiğimizi açık eden kokularla dal budak salsın diye…

Bir taştır oruç. Yolumuzu kesen. Hırslarımızın ayaklarına dolanan. Emellerimizin önüne dikilen. Başımıza bir mezar taşı gibi dikilip toprak olduğumuzu hatırlatan. Eşyanın yüzünü bizden çeviren bir soğukluk, katılık gibi ağırlaşan. Hazzın kabını dokunulmaz kılan bir duvar gibi yükselen. Kimi katı kalpleri utandırırcasına, bir Mûsa asâsı gibi dokunan. İmsakla, iftarla, ezanla sonsuz yumuşayan, çatlayan, tozlaşan, ağlayan, ağlatan…

Bir topraktır oruç. Bir saksılık toprak gibi pencere önünde. İçinde hayallerin yeniden sulandığı… Her kıpırtısında çocuk sevinçlerinin yeniden uyandığı… Bir o kadar tanıdık, bir o kadar yeni…

Kendince, keyfince bir mutluluk adası. İçimizi bir saksılık toprak kadar olsun geniş tuttuğumuzun habercisi. Küçük sevinçler gölgesi….

Bir saklambaç oyunu oruç. Kendimizi kendimizden gizler gibi görünmez bir niyetin köşelerinde beklediğimiz. Bencilliğimize sobelendiğimiz. Sonsuza kadar sevabımızı saydırdığımız ebemiz. Az pencereli yalnızlıklar. Şehvetimizi sarkıttığımız kuyular. Hırslarımızı yatırdığımız kuytular.

Bir oda oruç. Bir bir buluştuğumuz. Yeniden göz göze geldiğimiz. Dört duvarı sohbetle yeniden buluşturduğumuz. Sofranın beklentisinde, bir yudum suyun sesinde, bir sıcak ekmeğin kıyısında kalbimizi yeniden ayırdığımız. Ruhumuzu baş köşeye buyur ettiğimiz.

Bir sızı oruç.. Tenin çatlaklarından sızan can akışı. Bedenin yaralarından taşan kalp ağrısı. Ruhun tenden dışarı sızması… Kabuğun çatlaması… Tohumun uyanması.

Bir dönüş oruç. Yâr’e verdiğimiz söze dönüş… Suskularca konuşan. Söz verdiğimiz Yâr’e dönüş…Çığlıklara sarılan…

Senai Demirci

Ahir Zamanda Genç Olmak

Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan.

Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik?

Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu!

Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi.

Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede?

Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı.

Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor.

Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor.

Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum.

Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır.

Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir.

Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir.

Zafer Dergisi

Gelseydin Sevgili !…

gelseydin
Sevgili!
Ümmü mektum gibi
Seni görmeden sana sesleniyoruz
Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
Sanki açınca gözlerimizi
Seni görecekmişiz gibi
Sana sesleniyoruz.
Senin huzurunda ses yükselmez.
Edeple konuşulur; edeple susulur.
Hele biz ki bu kapının dilencileri,
El açıp beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi ama
Şu araya giren yıllar olmasa
Mediner17;ne uzak yollar olmasa
İsmin anılınca yürek yanmasa
Kapında beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi.
Bekliyoruz sultânım!
Rüyada olsa bile
Belki teşrif edersin diye
Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
Seni bekliyoruz.
Gelseydin,
Bizim için cennet olurdu gelişin.
Gelseydin,
Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
“kardeşlerim” deyişini
Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
Gelseydin,
Dolaşsaydın sofralarımızı,
Bir tabak fazla görecektin,
Bir bardak, bir kaşık fazla…
Ve sofrada bir yer boş,
Baş köşe!..
Ola ki sen(a.s.m.) lutfeder gelirsin diye.
Gelseydin,
Dolaşsaydın gecelerimizi,
O “kutlu doğum” gecelerini,
Anneler görecektin.
Yeni doğmuşsun gibi,
Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
Mışıl mışıl uyuyasın diye
Seni sabahlara kadar
Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
Sevgili!
Gelseydin,
Medine-i münevvere’den dünyaya yayılan ashabın gibi,
Eyyüb sultan gibi,
Kab bin malik gibi,
Bir fecir vaktinde,
Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
Arkalarına bakmayı ar sayan,
Yiğitler görecektin.
Onlar senin yiğidin,
Elleri, o öpülesi elleri,
Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
Gelseydin,
Gecenin zifiri karanlığında,
Uykunun en tatlı aralığında,
Rabiatül adeviyye gibi rabbiyle başbaşa
Gençler görecektin.
Gözyaşı dökerken günahlarına,
Veysel karani’den istediğin gibi,
İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
Gelseydin,
Asr-ı saadet gibi olmasa da,
Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
Yine senin ikliminde yetişen.
Ama sen gelseydin,
Dikenler bile gül kokardı efendim(a.s.m.)!!!
Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek…
Hz.vahşi gibi…
Hani sen hane-i saadet’ten mescid-i nebevi’ye giderken
Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
Seni mescidin önünde bekleyen ashabı’nınsa
Bakışları yerdeydi.
Edepten göz göze gelmezlerdi.
Sende(a.s.m.) tebessüle nazar ederdin.
Mütebessim çehreni bir ebu bekir(r.a.) görürdü,
Bir de ömer(r.a.)…
Şimdi okununca ezan-ı muhammedi
Pencerelerde, kapı önlerinde,
Seni(a.s.m.) bekleyen nemli gözler var.
Gelseydin,
Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
Sevgili!
Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
Sevgili!
Bekliyoruz!…

Bir Kalbin Hissettikleri…

Canımın canı, Gönlümün Sultanı, Gözümün Nuru Efendim!

Kağıdı kalemi elime aldım hatta almakta kendimle çok mücadele ettim.Beyaz sayfa üzerine Sen’ den bahsetmek, adını anmaktan daha mutluluk verici ne olabilirdi ki… Ama ama sorun kalemi tutan elde, satırları gözleyen gözde ve en önemlisi de his dünyasının merkezi kalbimdeydi galiba.Yani Efendim yazdıklarımla yaşadıklarımın mukayesesinde kendi gözümde bile sınıfta kalmışken kısacası kendi samimiyetime kendimi inandıramazken Sana mektup yazma küstahlığıma da hayret ediyordum bir yandan. Sonra diyorum ki kendime şu dünya hayatında nice keşmekeşler için kalem tuttu bu eller.İlkokul 1’de a’dan başladı,sınav kağıtlarına cevaplar, sevgililere şiirler,iş akitlerine ne imzalar attı ve sordu? “Ya Efendin için ne yaptı?” Şimdi birazda vefasızlığıma az da olsa cevap olsun yarın ahrette karşılaşınca hiçbir halimle belirti olmasa dahi Senin adının güzelleştirdiği bu mektubum Senin ümmetinden olma isteğime şahit olsun istedim.

Önümde bir deste kağıt şimdi. Hem hepsini doldurmak istiyor kalbim delicesine hem de bir nokta dahi koyamayacak kadar aciz hissediyorum kendimi Senin karşında. Kolay değil Efendim!Günahkar halimizle Senden uzak yaşayışımızla Senden bahsetmek Seni anlatmaya çalışmak.Allah (c.c) Senin adını adının yanına yazmışken, Peygamber bile Senin adının yüzü suyu hürmetine Yüce Yaratan’dan bağışlanma dilerken bu kağıtlar adını misafir etmeye hazırlanıyor şimdi önümde.Kağıtların muhasebesini yaparken kalbimin derinliklerinde bir sızı hissediyorum aniden. Ya o?O’nun ismi kalbimin neresindeydi acaba?Yokluyorum yokluyorum evet var biliyorum ama yoklarken ademi vücudun en değerli mabedi gönlümün içinde bir sürü gereksiz yığın görüyorum.Rabbimin benim mabedim dediği Senin yücelttiğin gönlümün içine belki de fark etmeden koyduğum kiracıların artık sahiplenmişçesine oraya yerleştiklerini kendime itiraf ediyorum.Şaşırıyorum…

Sonra Sen geliyorsun gözümün önüne…Günahlardan korunmuş tertemiz bir hayat…Fedakarlıklarla örülmüş, cefayla sürülmüş,Ümmetine adanmış bir hayat.Karşında korkudan titreyen adama “Korkma bende kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum”diyen mütevazilik zirvesi Sultanım.Yüceliğini azametini düşündükçe daha da küçülüyorum kendi gözümde.

Farkındayım aslında ne Seni anlatabildiğimin ne de şu kağıtta kendime sorduğum bir soruya bile cevap verebileceğimin.Yaşarken “ben yine iyiyim, yapıyoruz işte bir şeyler” tesellisinin kağıt kalemi elime alıp iyi namına yazacak bir şey bulamayınca anlıyorum durumum vehametini.

Efendim!Evet Efendim dedim Sana.Sen benim şu dünya hayatında kimsenin karşısında eğilmek istemeyen nefsimin boynunu eğdiren Sultanımsın.Biliyorum Seni anlatmak çabasının boşuna olduğunu.Ama şimdi bir nebze de olsa rahatlamış hissediyorum kendimi.Hiçbirşeyimle değil belki ama sadece Senin için yazılmış bu dilekçemle Sana geldiğimde birgün o ceylan misali gözlerine baktığımda hiç konuşmayıp daha doğrusu konuşamayıp bu nağmemi Sana uzattığımda geri çevirmezsin beni de değil mi Efendim?

Salatü selam O’nun ve ashabının üzerine olsun.

( Zeynep arkadaşımızın Kutlu doğum Haftası’ nda yazdığı mektup )

Sonraki Sayfa »


İLETİŞİM İÇİN:

seheratalay226@mynet.com

SEHER VAKTİNDEN…

Her gün ardına düşülen dünya telaşlarının öncesinde "Seher Vakti"yle başlar... En bereketli tohumlar da hep bu vakitte atılır zamanın bağrına. Bizlerde sizlerle Seher Vaktinde O'nu konuşmak için buradayız... Buyurun bu yolculukta bize yarenlik edin, hoşgeldiniz efendim...

 

Kasım 2009
M T W T F S S
« Jul    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30